18 Ağustos 2010 Çarşamba

Birinci Koğuştan Haber

Yağmur insanı serseme çeviriyor
bir köşede unutulmuş un çuvalı
yel değirmeninin dönen kolu gibi
insan, yalın, süzgeçlerden geçen
şekersiz bir çay,
bekler kapısında tutsaklığın.

Görüş hücresinde gülüm
parmağını uzatsan,tutabilsem
dudağındaki tadı emebilsem

-Niye sormadın bunca yıl
nasıl bit yarıştırdık
çorbamızı tuzsuz ve renksiz karıştırdık
suçlarımızı kendimiz kovuşturduk
sana diyebilsem.

Görüş günü
yine gelmezsin
küheylan mı vurdu bacağına
yol mu çok ırak kentten
sen kimin yarisin,söyleyebilsen
yanağındaki pembe gülü
kalın camlar ardından
öpebilsem.

Yedi çocuk ve onların düşleri
yeni uyandırılmış uykularından
bir sabah alacasında tutuklandılar
parmaklarından bağladılar kelepçeyi
ağaçlar odada büyümez gardiyan
güneş serseme çevirir büyücüleri
gençlik babasını yemeli bir yerde
gençlik rüzğarla beslenmeli.
Ağaçlar odalarda büyümez gardiyan.

Koğuşun penceresinden doğruluyorum
yanım yozgat, karşım çankırı illeri
bir araba gelir durur kaleden yana
bu sabah kadınlar koğuşuna
gülveren’den remziye’yi getirdiler.
-Öğrencim remziye ne çabuk da büyümüş,
evlenmiş,yıllar geçiyor aradan-
eve ekmek getirmeyi unutan kocasını vurmuş,
ötesi, bir kara gözlü fatma’nın
kerhaneye dilekçesi kabul olunmamış
-çalmasaydım, ölecektim
nasihat, komser bey,
karın doyurmaz,demiş.

Yolunu bilmezdin cezaevinin Ana
sana da öğrettiler,
ne gereği vardı, bunca zahmet,
kavun,karpuz,incir, üzüm
iki gözüm,anam benim, sana da öğrettiler
mapusane er yuvasıdır,dediler
şimdi çevrede dikenli teller,jandarma
hücreler,koğuşlar,ranza
kelepçeler,demir parmaklık
alıştık be anam,bundan böyle
tut kuyruğunu çekiver.

Ey adalet, gün mü, gece mi unuttum, getirdiler
zından karanlık
seni ne arayan var ne soran
güzel yüzlü tecellin ne zaman
bir haber et.

Erdal Ceyhan