16 Aralık 2020 Çarşamba

Rüzgâr Başımızı Okşayacak



Dört duvar arasında

Avuçlarımızdan ılık ılık sular akar

Doğrulur çocuklar

Anlatamam

Anlamazsınız

Yanmanız gerek


Kırk evin kedisi aşk

İnsan hali

Çalmadık kapı bırakmaz


Çiçek Dağı'nın kesimsiz ormanları

Kuytusunda bir kızıl tilki uyumaz

Zeytin  kütüklerini yara yara

Sürünerek

O yardan bir daha geçeriz


Od yok ocak yok

Merhamet iyiliksever

Sevgi kumru gibi 

Gönlünce uçurtmadınız


Bütün soruların yanıtı sizde:

En son ne zaman okşandı başınız

Çıplak aynanın karşısında durdunuz

Sevişirken çığlıklarınızı boğmadınız

Baykuşları uyutmadınız


 

"Ellerin mi çiçek, çiçek mi ellerin?"

 Dediniz

Hüzün biziz

İpek si göbek bağımız

Seyreyle göğü seyreyle yeşilli

 G'özüm

 Yalnızlığın ritmiyle hep dans ettiniz

 

Iraktan gelenler, ırağa gider

Ne gam

Ne saye

Elimi bıraktınız


Yağmur duasına çıkmış 

Yağmurlu kadınlardık

Yandık gittik dalında sürgünken

Bir görmediniz


 "Sonradan gelen devlet devlet değildir."

 


Nil Alaz






14 Mayıs 2014 Çarşamba

Sonsuzluk: Soma’da Katledilen TANE’lere AĞIT

Sonsuzluk: Soma’da Katledilen TANE’lere AĞIT: Yüzlerce   metre derinlikte, kapkara kömürün içinde, koyu karanlığın dibinde ulaştı karbonmonoksit zehri sana… Kapkara, kilometrelerc...

6 Şubat 2014 Perşembe

CIZ!






CIZ! 

Memleketi dört bir yandan inceden sarmış
Bendeki bu benzersiz hüzün sende de var
Vücudumuzun mor çiçekleri halen dalında
Ruhumuzun yaralarına eskiden beri alışıksın

Yokuşa doğru çıplak ayak kim yarıştırır ki
Ezbere sayabilirim kalbimin “cız” edenlerini
Yağmurun altında hayat kor şair
Şiir uçucu bir maviliktedir..


Nil Alaz  Hayko Cepkin - Ey Hayat

25 Kasım 2010 Perşembe

UZUN UZUNDU DERDİM DERMANIM BENİM

UZUN UZUNDU DERDİM DERMANIM BENİM


İzmit’te eski tren yolunda
Bankalar Caddesinde
Elim kolum bağlı
Çaresizdim
Akşamüzeri
Akşamüzeri
Kırk çeşit ışık yanıyordu
Kırk çeşit insan seli
Aldatıyordu beni
Darmaduman kalabalık
Kargaların bedi sesleri ürpertili
Bir köşede öylece durdum
Durdum da
Güvercinlerin aşk’a kanat çırpışlarını seyre daldım



Kasım ayı sonu Doğu ve Batı çınarları nasıl da çıplak
Ağaçlar da üşür… Hicazda kalsa da sızılar
Uçuşan kuru yaprakların ardından koşan
Çocukları da güzelce gördüm…



Bir garip serçeydim
Koşturuyorduk
Kadın /adam
Yeni yetme, olgun
Dalından koptu kopar
Siyahî mor üzümler
Koygundu
Kanamaktaydı yaralar
Kanamaktaydı yaram
Ah yine boynum tutuktu
Ne aşağıya ne yukarıya
Dönmüyordu sağa sola
“Ay ışığında.. Ay ışığında “
Ah ninem
Aman bi çıkar bir yol ..
Yolcuyuz yolcu öylesi AĞYAR
Yolcuydum bir cepheden cepheye
Yolcuydu katmanbulutlar
Yolcuydu mühimmat yağmuru
Yolculardan ıslanmayan kalmamış
Hancıydı bir sürü kâğıt parçası
Sıralı dağlar gibi bankaların camları yeşil
UZUN UZUNDU KUYRUKLAR
Ömrübillâh borçlunun nevri sarı
Asgari tutar ödenmekle bitmez
Asgari tutar ödenmekle bitmez



Bir garip serçeyim
Serkeş yürekli
İlle velâkin
Saçak altında
Akşamüzeri
Akşamüzeri

Bir yabancı bank'ta ve bank'a da...
..
Eğilir mi o baş diyordu
Eğilir mi o baş diyordu
Bıyıkları ağarmış bir genç


Denizlerin adları AKDENİZ olan
Eğilir mi hiç o baş


Sevdiğim ..
Uzun uzundu derdim derdim
Dermanım gün ola harman ola
Elbet bir gün bir kapı tokmağı
Bir aydınlık sokağa açılır



Bizim üçün
Şu dünyada
Bi sağlık
Bi huzur isterim
Cebimde kuruş olsun
Malum paşam
Malum paşam



Nil Alaz

13 Kasım 2010 Cumartesi

PÜF



PÜF


HAYAT BU: Küçük kumrum / İLKİN YAĞMURLARI ÖPMELİ / İliklerine kadar ıslanmalısın..

HAYAT BU: Öğretici
Yürümeli / Yürümeli

HAYAT BU: Kuru sözler / Kuru çayırlar /Kuru duvarlar / Kuru üzümler / Armut kurusu / Kurt yeniği düşmüş zaaflar

HAYAT BU: Kıran kırana / Mukavemet koşusu / Yarık ve çatlaklar içerisinde / Gece kanını emer / İnsanlara saldıran / Tahtakuruları ile yaşamak zordur..

HAYAT BU: Fındıkkıran / FİLİZ kıran

HAYAT BU: Bir karabasan / Bir karasaban

HAYAT BU: Sen incisin / Ben zümrüt / O’nlar nar tanesi / Kıratını ölçmek gerek

HAYAT BU: Kıtalar arası / Perde aralığı / Bi maskara / Ama / Açık hava müzesi

HAYAT BU: Dövülmüş / De git / Yalıtkan maden yünü

HAYAT BU: İp merdiven

HAYAT BU: Islahhane

HAYAT BU: Okyanus çukuru / Okyanus mavisi / Okyanusya

HAYAT BU: Tamburacı / Tamburacı / Tambur majör

HAYAT BU: Okus pokus / Oldu olacak / Saydam resim
( Sağır kapı / Sağır pencere ) Sağ kolum / Sağistemim


HAYAT BU: Küçük kumrum / Yağmurları öpmeli / Ve çamurları kimseye sıçratmadan uçmalısın ..


Devam edecek…

Nil Alaz

23 Ekim 2010 Cumartesi

Tundramda Yeşil Çalı

"Her şey insan için. Kim ki neyi saklar, biriktirir, bir insanın eksiğini kurar saklayan insan. Birinin fazlası birinin eksiğidir.


Ah be UMUT
Elin koynunda, elin darda ama
"kolay kolay ölmezsin"demiştim sana
Boşver espaslarda arama insan


Ah ne DENİZ
Muhterim dalgalar
Yağmur ve gözyaşı
Birinci (ikinci) elden
Kalbimiz kırık


Ah be GÖNÜL
Mazi öğretmenim
daha neler neler göreceğiz
Tundramda cılız sarı çalı
Hayat ekseri kelleri tıraş eder
Başçıklar dallarda yandı


Ah ne GENİŞ ZAMAN
Erkeği kadını gerdan kırmakta
Bıyıklı bıyıksız balıklar
Barbunya, tekir, palamut sürüsü
..İşte, falan feşmekân..


Ah be DAR ZAMAN
Önümüzde yılandili çatallı yol
Çıplak ayaklı kırmızı çamurlarda oynar
Toprak anamın ak sütüne hasret
Hayalimde kaldı beşuş çocuklar



Ey MEYDANSAZI dünya



MAVİ - tozlu -kasketine çiçek ekeyim



Nil Alaz

21 Ekim 2010 Perşembe

DERMEYAN







DERMEYAN

Ne âlâ ne denli muhafazalı köysün
Dermeyan gönül
Kızıl ötesisin kızıl

Kime sorsam günü gününe
Geleni geçeni fena dağlarsın
Kın kanatlı aksak ayaklı
Tınmaz melaike
- Dost -

“Mahkeme kadıya mülk değil”


Nil Alaz


18 Ekim 2010 Pazartesi

GECE YANIĞI








FA Kokulu KADAVRALAR




Kayıtlara geçmiş “kimsesiz bir kadın”
“adli kovuşturmayla ilgisi olmayan bir erkek”
FA kokusu sarmış etrafı



İlk kimsesiz kadının göğsünden açtılar
Söyleniyor yüreği;




Kadın:

Ayıptır
Ayıp
Açıp da kimseye gösteremiyorsun
Yavrucağın … yarası


Erkek:

Birikim serzenişler
Gece yanığı
Önce ruha
sonra tüm vücuda yayılır
İnatçı ateş
Kızarık ve
Şeffaf su kabarcıkları
Acısı hiç çekilmez
Orada burada
Ne gizli çiçekler açar



Kadın:

Sevgisiz açan çiçeklerin boynu bükük
Bordoya çalıyor tüm renkler
Gürül gürül aksın isterse dünya
Uzun zamandır çok kederliyiz
İçimize sinmiş yanık kokusu


Erkek:

O yanık kokusu
Geceden kalmış sarhoş
Parlayan yıldızlara bak
Üflesen sönmez


Kadın:

Gülün kalbi bi hassas
HAYAT işte
İyi kötü
Bi terzi
Heykeltıraş


Erkek:

Kışlalarda dolu erat
Otlar da yemyeşildiler
Kişneyerek
Tırıs koşardı
Tek boynuzlu atlar
Beyaz atlar
Siyah Atlar
Yabansı atlar
Simsiyahlar


Kadın:

Balıklar
Ah balıklar
Gümüş pullu
Uçan balıklar
Azgın suları
Yararak aşardılar

Denizler dar geldi
Kaçamadılar
Ağlara yakalandılar
Topluca gemiye çekildiler


Erkek:

Sevdanın omurgası
Ah kılçıklar
Ah Kılçıklılar
İnsanlarrrr
İnsanlardı


Kadın:

Mavi mühürlüydü gözleri
Değirmentaşı ömrü öğütür
Kapının arkasında asılı duran torba
Zulada hazır ol da bekleyen ölüm


Saklı umutlar pek sahipsizdi




Erkek:

Ah FA
Sonbahar yağmuru
Mühremin damlalar
Mübayenetten
Her zerremize işledi
Gözlerimiz sulandı
Burnumuz, boğazımız yandı



Kadın:

Kapat gözlerini sıkıca kapat
Görmeyeceksin, duymayacaksın
Sokmayacaksın burnunu sağa sola
Bu dünyada bitarafsan bertarafsın

Toprağı özledim…
Çoluk çocuk çiçekleri


Erkek:



Acar iken de kalbini deşerler
Sahipsiz isen de makûs kaderin
Kaçamazsın, bırakmazlar


Özlemin ardışık kapıları




Yağmur ve Gözyaşı

Nil Alaz


5 Ekim 2010 Salı

BİLİNÇ









BİLİNÇ

(Os. Şuur, İstiş'ar, Zamir, Hatır, İdrâk, İlim, Vukûf, Vicdân, Hissi bâtın, Hissi nefis, Akide, İtikat, İnsâf, Derûn; Fr. Conscience, Al. Bewusstsein, Selbstbewusstsein; İng. Consciousness, İt. Coscienza) İnsanın çevresini ve kendisini anlamasını sağlayan anlıksal süreçlerin toplamı.

1. Etimoloji: Osmanlıca şuur anlamını veren Türkçe bilinç terimi bilmek mastarından, Osmanlıca vicdan anlamını veren Türkçe bulunç terimi bulmak mastarından türetilmiştir. Bu türetimde Osmanlıca terimlerin Arapça anlamları göz önünde tutulmuştur. Her iki anlam da Hind-Avrupa dil grubuna bağlı Fransızca, İngilizce ve İtalyancada aynı terimle dilegetirilir. Terim, Hind-Avrupa dil grubunun kesmek ve yarmak anlamlarını veren skei kökünden türemiş, Latince aynı bilgilere sahip olduklarından ötürü kişiler arasında kurulan dayanışma anlamını veren conscientia sözcüğü aracılığıyla bu dillere geçmiştir. Terimin bu dillerdeki ilk anlamı bulunç (Fr. Conscience morale)'tu, sonradan bilinç (Fr. Conscience psychologique) anlamına kaymıştır.

2. Metafizik: Metafizikte bilinç insandan bağımsız bir güçtür ve insana verilmiştir, evrensel ya da Tanrısaldır. Metafizik düşünme dizgesi içinde yer alan idealizme göre de bilinç, maddeden ayrı ve bağımsız bir güçtür. Bu savda temellenen idealizm antikçağ Yunan düşünürü Anaksagorasla başlar. Anaksagoras nus adı altında bir evrensel us düşünmüş ve onu maddenin karşısına koymuştur. Aristoteles'in deyişiyle, "Anaksagoras, nusun yaratan ve maddenin yaratılan olduğunu söylemiştir. Çünkü her şey bir aradayken nus gelip düzenlemiştir". Bu anlayış, bilinç'le maddeyi birbirinden tümüyle ayrı şeyler sayan Descartes'dan geçerek, onu, evrenselleştiren Hegel'de ulaşır. Hegel'e göre önce evrensel bir bilinç vardı ve bütün doğa bu evrensel bilincin ürünüdür, doğa diyalektik evriminin sonunda, gene bu bilince ulaşarak kendi kendini tanıyacak ve evrim böylelikle son bulmuş olacaktır. İdealist akımın karşısında yer alan ve antikçağ Yunan düşünürü Demokritosla başlayan materyalist akım, kaba ya da Vülger materyalistler adıyla adlandırılan bilim-öncesi materyalistlerinin bilinç'i maddeyle aynılaştırmalarıyla uçlaşır. Bunlara göre de, "Karaciğerin safra salması gibi beyin de bilinç salar". İdealist akımın düştüğü yanılgı kadar yanlış olan bu sonuç, bilim-öncesi materyalistlerinin gerçekte tekyanlı metafizik düşünme sistemine baglılıklarından doğmaktadır.

3. Ruhbilim: Ruhbilimde bilinç terimi, öznenin kendini sezişi ya da kendinin farkına varışı anlamında kullanılır, algı ve bilgilerin anlıkta izlenmesi süreci olarak tanımlanır. Geniş anlamda bilinç, usun kullanılmasıdır. Ruhbilimsel açıdan insan, kendi varlığını ancak bilinciyle aşabilir. Türk Dil Kur umunca bilinç'le ilgili çeşitli ruhbilim terimleri önerilmiştir (Bk. Ruhbilim Terimleri Sözlügü, TDK. yayını, birinci baskı, s. 35-36): Anımsamayı sağlayamayacak aşamadaki öğrenme bilinçdışı öğrenme (İng. Subliminal learning), belli bir anda insanın aynı zamanda algılayabileceği nesnelerin toplamı bilinç genişliği (İng. Span of consciousness), bilinç sürecini denetlediği ilerisürülen beyin yeri bilinç katı (İng. Seat of consciousness), hekime duyulan güvensizlik ya da utançtan ötürü verilmesi gereken bilgileri saklama bilinçli direnç (İng. Conscious resistance), bir küme yaşantının ötekilerden ayrılarak kendi içlerinde örgütlenmesi bilinçliliğin bölünmesi (İng. Split-off consciousness), nesne ve olaylara karşı uyanık bulunma durumu bilinçlilik (İng. Consciousness), belli bir anda bilinçte bulunmayen ama anımsanıp bilince çağrılabilen anıların bilinçteki yeri bilinç öncesi (İng. Foreconscious, Preconscious), Fröydcülüğe göre baskıya alındıklarından ötürü doğrudan anımsanmamakla beraber gizli yollardan bilinci ve davranışları etkileyen etkenlerin tümü bilinçsiz bellek (İng. Unconscious memory), kişinin bilincinde olmadığı ve ancak davranışlarıyla yansıtabildiği eyleme geçme isteği bilinçsiz güdülenme (İng. Unconscious motivation) terimleriyle dilegetirilmektedir.

4. Diyalektik: Diyalektik materyalist felsefeye göre bilinç; insanın düşüncesi, duygusu, iradesi, karakteri, heyecanı, anlağı, kanısı, sezisi vb. gibi bütün anlıksal süreçlerinin toplamıdır. Nesnel gerçekliğin insandaki yansıtıcısıdır. Maddesel olan insan beyninin bir özelliğidir. Önce maddesel doğa vardı. Doğasal evrim insana ve bilinç'e kadar gelişti. Bilinç elbette doğasal, eşdeyişle maddi bir üründür ama maddeyle ayrılaştırılamayacağı kadar aynılaştırılamaz da. Nitekim çocuk da annesinin ürünüdür ama annesinin aynı değildir. Bilinç, toplumsal bir üründür ve dil'le sımsıkı bağımlıdır. Dil olmaksizin bilinç de olamaz. Çünkü dil, başkaları için gerçekleşen pratik bilinçtir. Hayvanın ön ayaklarının elleşmesi ve ellerin emekte kullanılmasıyla başlayan insanlaşma, zorunlu toplumsallaşma olgusundan geçerek, dil-bilinç olgusunu meydana getirmiştir. Bilinç olgusu, insanların yaşma biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse pek açıktır ki bilinç, insanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna değil, belirmesiyle birlikte diyalektiğe girmiş etken bir güçtür. "Bir sarayda, bir kulübedekinden başka türlü düşünülür". Ama saray koşullarından doğan saray düşüncesi de saray koşullarını etkiler ve değiştirir. Marksist diyalektik ipinin iki ucundan biri eylem (pratik), öbürü de bilinç (teori)'dir. Çeşitli yanlış anlamalar ve yorumlar bu ipin iki ucunu birden elde tutamamaktan doğmaktadır. İnsansal girişkenlik (Fr. Initiative), bilinç'le gerçekleşir. İnsan, olaylardan oluşan bilinciyle o olaylara egemen olabilir. Bilim-öncesi felsefede insanların yaşarna biçimleri düşünme biçimleriyle açıklanırdı, oysa düşünme biçimleri yaşama biçimlerinin sonucuydu. İnsan, bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki, bilinç'li etkenliğiyle yaşama biçimlerini de değiştirmeye başlamıştır. Hiç bir şeyi değiştiremeyen hayvansal çabayla her şeyi değiştirebilen insansal çaba arasındaki tek fark, insansal çabanın bilinç'li oluşudur. Engels şöyle der: "Bilinçli amaç, istenmiş bir erek olmaksızın hiç bir şey meydana gelmez". Bilinç, insanın, kendisini çevreleyen şeyleri farketmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleştirdiği gibi istemesini ve istediğini yapmasını da gerçekleştirir. Marx da Alman İdeolojisi adlı yapıtında şöyle der: "İşte ancak şimdi, yani temel tarihsel ilişkilerin dört uğrağını gözden geçirdikten sonra insanın bir de bilinç'i olduğunu görüyoruz (Marx'ın saptadığı temel tarihsel ilişkilerin dört uğrağı: 1. ihtiyaçları karşılayan araçların üretimi, 2. Yeni ihtiyaçlar üretimi, 3. Soyun üretimi, 4. İşbirliği, eşanlamda belli bir üretim tarzı üretimi uğraklarıdır. O. H.). Ama gene de bu, arı bir bilinç değildir. Çünkü ruh, daha başlangıçta hava tabakaları, sesler, kısaca konuşma biçiminde beliren maddenin yükü altına sokulmuştur. Bilinç ne kadar eskiyse dil de o kadar eskidir. Dil, başkalari için varolan ve ancak bundan ötürüdür ki benim için de gerçekten varolan pratik bilinç'in ta kendisidir. Dil, tıpkı bilinç gibi, başkalarıyla ilişki kurma zorunluğundan doğmuştur. Nerede bir ilişki varsa orada insansal bir şey vardır. Hayvanın hiç bir ilişkisi yoktur, hayvanın başkalarıyla ilişkisi onun için bir ilişki değildir. Demek ki bilinç, başlangıcından beri bir toplumsal üründür, insanlar varoldukları sürece de öyle kalacaktır". Demek ki insan topluluğunun dışında insan bilinci olamaz. Bilincin ürünü olan düşünce de, kendisinin maddi iskeleti olan dilin dışında varolamaz. Bundan ötürü bilinç, ilk anından beri dil temeli üstünde biçimlenir. Engels, konuşmanin ortaya çıkışının, maymun beynini adım adım bilinçlendirerek insan beynine dönüştürdüğüne özellikle dikkatleri çekmiştir.


Felsefe Ansikopedisinden



20 Eylül 2010 Pazartesi

Hişt, Hişt! Sait Faik Abasıyanık



Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Hişt hişt!



http://www.derkenar.com/kitapkurdu/hist-hist/



16 Eylül 2010 Perşembe

Şiir Boşanması V







Sana yakın

biz karanlıklar üzere AYdık ayıldık
yarSIN ve yaraSIN

sevdiğim
tatlı suda tuzlu suda
tersine yüzen bir balıktım
gümüş rengi pullarım

sana yakın sana yakın
ilk değildi gözlerime değişin
akdenize akan bir nehirdim
marmara da boğuldum


nil alaz








13 Eylül 2010 Pazartesi

Gül Güpgüzel 18 yaş

Ayşe’m

Aldırma sen aldırma
Dinleme ezansız yağmurları
Yüreğimde ezimevi
Kızılcadişi
Kızıl dişli şiirlerim
Sana bırakacağım tek miras

Gülgillerden
Göğüs ingini bu yaşlar
Sevgi şefkat sabır ile
Seni damla damla biriktirdim
Daha çok su götürür bu hamur
Küçüğüm, nazlım yavrum benim

Ben el kapılarında kül dökerken içimde kor ateş
Sen el elinde kıvrılmışsın yoluma bakar dururdun bebeğim
Ayaklarımda salladım seni sabahları sabahlara ekledim
İki meme ağzında, uyanmayasın diye sağdan sola dönmedim
Ağlardın da kıyamazdım, bi gram aldığında bile dünyalar benim
Gülücükler saçarken ayak izin parmak izin delice sevinirdim
Sevinirim… Büyüdün… Büyüyorsun -2-4-6- 8

On sekiz
En güzel yaş
Gelişkin
Yeşil yapraklı yeşil
Gül çiçeğim gül
Gül güpgüzel gül

Aldırma dikenlere aldırma
HAYIR’lısınla kıvıl kıvıl
Uç kelebeğim uç

Kaldır başını dik
HAVAİMAVİ
Dünya senin




Annen seni çok seviyor…


Nil 13.Eylül. 2010

11 Eylül 2010 Cumartesi

VAY KURBAN

Dağlarının, dağlarının ardı,
Nazlıdır.
Uçurum kıyısında incecik bir yol
Gider dolana dolana,
Bir hastan vardır, umutsuz,
Belki Ayşe, belki Elif
Endamı kuytuda başak,
Memesinin, memesinin altında,
Bir sancı,
Bir hayın bıçak...

Ölüm bu,
Fukara ölümü
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşamüstü,
Ya da seher, mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak.
Bir hastan vardır umutsuz,
Hayreti uykularda,
Hayreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda...

Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.
Hiç akıl edip de düşünen var mı?
Gün kimin hesabına tutar akşamı,
Rahmetinden kim demlenir bulutun,
Hayırlı evlat makina
Nasıl canavar kesilir.
Kurdun, karıncanın rızkını veren
Toprak nasıl ayartılır,
Yüz vermez topal öküze,
Ve almaz koynuna kara sabanı.

Sepetçioğlu'm bir kömür işçişidir,
Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
Mal, haraç-mezattır,
Can, pazar-pazar.
Kırmızı, ak ve esmer,
Yumuşak ve sert buğdayları
Yaratan ellerin sahibidir bu,
Kör boğaz, nafaka uğruna,
Haldan düşmüş, tebdil gezer...

Dağlarının, dağlarının ardı,
Nasıl anlatsam...
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.
Çırılçıplak,
Vay kurban...
"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda."
Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile
Fedayı kabul etmektir,
Cennet yapabilmek için seni,
Yoksul ve namuslu halka.
Bu'dur ol hikayet,
Ol kara sevda.

Seni sevmek,
Felsefedir, kusursuz.
İmandır, korkunç sabırlı.
İpin, kurşunun rağmına,
Yürür, pervasız ve güzel.
Sıradağları devirir,
Akan suları çevirir,
Alır yetimin hakkını,
Buyurur, kitabınca...

Gün ola, devran döne, umut yetişe,
Dağlarının, dağlarının ardında,
Değil öyle yoksulluklar, hasretler,
Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır,
Bir tek zeytin dalı bile yalnız...
Sıkıysa yağmasın yağmur,
Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ.
bu yürek, ne güne vurur...
Kaçar damarlarından karanlık,
Kaçar, bir daha dönemez,
Sunar koynunda yatandan,
Hem de mutlulukla sunar
Beynimizin ışığında yeraltı.

Her mevsim daha genç, daha verimli,
Sunar, pırıl-pırıl, sebil,
Ömrünün en güzel aşk hasadını,
Elimizin hünerinde yeryüzü.
Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,
Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe
Şafakla doğan işgücü.
Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür,
Ol kitapta böylece yazılıdır,
Ol sevda, böyledir çünkü..

AHMED ARİF

30 Ağustos 2010 Pazartesi

MUSTAFA KEMAL







MUSTAFA KEMAL

dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im

diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im

nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
şol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im


karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
yattığı yer nur olsun mustafa kemal
ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
yüreğim kırıldı kanım kurudu
var git karadeniz var git başımdan
mızıka çalındı düğün mü sandın
bir yol koyup gideni gelir mi sandın
mustafa'm mustafa kemal'im

ankara'nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi'nde rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa'm mustafa kemal'im

ATİLLA İLHAN




27 Ağustos 2010 Cuma

Love Me No More

http://www.vizyonfilmizle.net/4777-love-me-no-more-izle.html/comment-page-1#comment-19054

GEÇERİM

Geçen gençlik günlerine yanmıyan
Yok gibidir, bense bakar geçerim.
Yoku vara, varı hiçe gömerek
Her solukta bir gam yakar geçerim.

Durulmadı gitti belirsiz başım,
Kardaşımdan başka herkes kardaşım.
Kader, zaman, kader, hicrân yoldaşım,
Dertli ırmak oldum, akar geçerim.

Devrin siyâseti pek saçma sapan,
Pişirdiği pazarlıklar çok yavan,
Matbu’atın ocağında kaynayan
Kazanlara bir kulp takar geçerim.

Araştırdım hakiykat notlarında,
Yok bir ma’na dehrin vur tutlarında,
Şi’rimdeki duygu bulutlarında
Bir şimşeğim, hicrân çakar geçerim.

Göz kapamam hiç bir Tûr’un nûruna,
Perde açtım İsrâfil’in sûruna,
Kalbimdeki yanan aşkın uğruna
Cehennemi yakar yıkar geçerim.

Anladın mı beni yakan o piri ?
Neyle meyle bak ne yaptı fakîri
Ebedleri kucaklıyan esiri
Ma’na gibi deler, çıkar geçerim.

Bulamazsın cevherimi bir kânda,
Gömülüyüm bir mukaddes nihânda,
Gönlümdeki ışığımla bir anda
Yüz bin Leylâ sever bıkar geçerim.

Neyzen gibi serserinin fakîyr’in
Mihrâbıyım içindeki zamîrin,
Men-Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in
Defterini dürer, tıkar geçerim.

Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337

Neyzen Tevfik

İSKELET

Sen, ey tarih-i millet, ey şehâdetnâme-i ecdâd,
Haber ver böyle günlerde, ederdin kimden istimdâd?

Uyan bir kerre bak mülke sen ey pürşân olan mazi,
Yıkıldı üstüne halin şu kanlı kirli enkazı.

Şu binlerce zinâ-zâde vatan bâziçe olmuştur.
Ocak’ lardan esâs-ı devlete kundak konulmuştur.

Sunuldu millete zehrâb-ı şer câm-ı cehâletle,
Yed-i İblis’i bûs etti eşekler hüsn-i niyyetle.

Mületevvestir bugün cümle devair siyn-ü zilletle,
Yazılmıştır vukûat-ı ahire hun-ı milletle.

Nezâretler, irâdetler verildi usta Cavid’ e.
O demde başladı aylıkları ehlince tezyîde.

Uyup her dâire kanuna çevrildi fırıldıklar,
Usûl-i darbı tuttu Meclis-i Milli’ de yardaklar.

Çıkıp kürsi-i istikrâza keşkûl dest-i devlette,
Beyân-ı nutkeden bir cenfedâdır râh-ı millete.

Davul boynunda halkın, parsayı bir kaç şakıy toplar,
Ki onlar da Cemâl, Enver ile Tal’ât gibi hoplar.

Kaçarlar, dîdeden olmak nihân onlarca bir şey mi?
Vatan uğrunda tebdil-i mekân onlarca bir şey mi?

Sadedden çıktım amma hâtıra bir fıkra gelmiştir,
Eğer tasdi’ edersem de geçilmez, çünkü pek nâdir.

Var imiş çingenede bir ayı, bir de maymun,
Oynatır bunları gündüz üçü birden memnun.

Olarak avdet ederler ahıra her akşam,
Gel, yoğurtsuz durmazmış, acıkırmış bu ağam.

Yolda bir kâse yoğurdu alarak saklarmış,
O çıkınca dışarı maymun onu haklarmış.

Her ne artarsa dibinde ayının çehresine,
Sürerek hem çekilirmiş köşede hücresine.

Kahveden vakti gelince çıkarak çingâne,
Uzanırmış, ahıra doğru, yoğurtla nâne.

Bir bakarmış ki içinde çanağın yeller eser,
Bu işi hangisinin yaptığını aklı keser;

Öyle yâ işte na maymun, yatıyor başta yular,
Ağzını burnunu durmaz öteki vîra yalar.

Yapışırmış sobaya çingene işte o zaman,
Dayağı yer ayı maymun köşede hande-kûnân.

Şu bir fıkra, fakat insan için şayân-ı ibrettir,
Gülüp de geçme, tetkik et, tamamen bir hakiykattir.

Adem – abâd-ı mâziden gelir bir nevha-i efsüs,
Sımâh-ı millete çarpar, duyan kim? Mevce-i kâbûs.

Bu halkın ruhunu, iz’anını boğmuş cehâletle,
Çakal doğmuştur aslandan beşer şeklinde bir kitle.

Kanında kalmamış, ecdâdının aşâr-ı vicdânı,
Takılmış boynuna lavk-ı esâret, işte bürhanı.

Berât-ı acz-ü zillet cephesinde hilkaten mestûr,
Necât-û fevz-ü hürriyyet, zafer indinde hep menfûr.

Tereddüd gözlerinde bi kararîye işârettir,
Sözünden tab’-bî rengi nükûle bir alâmettir.

Koşar ser-der hevâ her bir leîmin mâverâsından,
Nedir maksad sorulsa bî haberdir mâcerâsından.

Edâninin elinde şerre âlet, hakk-ı mazlûma,
Ocak’larda tüner her dem müşâbih bûm-ı meş’ûma.

Dilinde metu-i fetvâ-yı cinâyet vird-i dâimdir,
Zulümle kan akıtmak sanki dinî bir merâsimdir.

Belâ-yı kahr-u istibdada teşne şu’lesiz gözler,
O kâbûs-ı girânı vuslat-ı canân gibi özler.

Ocak’da and içirmişler bu hun- lisan-ı ma’lüme,
Hep onlar âşinâ Merkez’ deki esrâr-ı mektûme.

Biçer elbette kendi ektiğin herkes bu âlemde,
Bekaa yok sûr-ı şâdîde ve nâşâdî-i mâtemde.

Fakat kaanun-ı hikmette budur şer nâme-i defter;
Fazîlet muhyi-i şâdî, cehâlet mâteme müncer.

Esâs-ı pâydâri-i vatan, devlet adâlettir,
Maarif- ilm-ü fen, san’at, birer bâb-ı sa’adettir.

Belâ-yı cû’ ile endîşe-i ferdâ sokaklardan,
Temessül eylemiş, şekl-i ahâlide geçer her an.

Bütün gün milleti ta’kib eder bir div-i nevmîdî,
Girer sakf-u cidârından büyûtun tayf-ı tehdidi.

Emeller tîşe-i gamla kazılmış hufrede medfün,
Gönül küskün, kararmış dîdeler, erbâb-ı hak mescûn.

Açılmış dest-i eytâm-u erâmil arş-ı Rahman’a,
Kapanmış perde-i bu zulmistan-ı hüsrâna.

Şikâyet var, mehâkim yok; maraz çoktur, devâ mefkûd,
Belâ çok, def’ eden yoktur, yanar belde, sular mesdûd.

Giden gelmezse serhadde gelen de dönmez elbette,
Firâr etmişse askerden karar eyler şakavette,

Sadakat, hüsn-i hizmet hep mükâfata mukabildir.
Güler yüz, iltifât, ihsan-u eltâfa muadildir.

“Görüp ahk3am-ı asrı münhârif sıdk-u selâmetten
Çekildim izzet-ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten.”

Deyen şu Dâhî-i â’zam, rehâ peymâ-yı millettir.
Açıp tarihi kabristanda say emsâlini bir bir:

Dayak, zindan, nefiy, gurbet, mezâlim, katl-u istibdâd.
Hakiykat ehline tatbiyk olunmak bizdedir mu’tad

Evet üç beş deni meydân-ı idlâle atılmıştır.
Hemen beş on beyinsiz bu eracîfe takılmıştır.

Cehâlet perde-pûş-i nazra-i idrâk-ü isti’dad.
Rezilet, sâlib-i şerm-ü hacâlet herçibâdabâd.

Âtaletten uyuşmuş mâr-i sermâ-dideye benzer,
Hazîz-i meskenetten sem saçar bu mel’anet göster.

İnanmaz ilme, takdire, kulak asmaz tedâbire,
Pes-ü belâsını görmek gelir güç çünkü hınzîre.

Şu on yıllık idâre sarstı mülkü taâ esâsından.
Anasır da vilâyetler gibi ayrılmada her an.

Açıldı saf-be saf harb-ü sefer hâriçte, dâhilde,
Kuruldu heymeler merkezde, serhadde, menâzilde

Vatan evlâdı önce başlandı mahv-u i’dâma,
Büründü serteser her yer sehâb-ı zulm-ü âlâma.

Zuhûra yüz tutunca bizdeki asâr-ı izmihlâl,
Görüldü başlarında hepsinin sevdâ-yı istiklâl

Cehâletten serîr-i hâkimiyyet çöktü alçaldı
Hulâsa mülk-ü milletten kuru bir iskelet kaldı.

Eskişehir, 5/2/1335

Neyzen Tevfik

24 Ağustos 2010 Salı

GÖKTIRMALAYAN DAL DAL GELİNCİĞİN HÜZNÜ





“Yar yüreğim yar gör ki neler var
Bu halk içinde bize güler var”

“Halk içinde bazıları benim gibi âşıklara gülüyor. Onların bize gülmesi yüreğimizin içindekileri bilmemelerindendir. Sen beni anlamak istiyorsan, hiç tereddüt etmeden yüreğimi yar, parçala. Yüreğimdeki sevgiyi ve sevgiliyi görünce her şeyi anlayacaksın. Bize gülenler, bizi anlamayanlardır.”






Gangama Teknesi


“Yar yüreğim yar gör ki neler var
Bu halk içinde bize güler var”



Pul şişesiydi yüreğim
Karaydı cümlesi kırıldım yine


Gözlerimdeki yaşın hesabı sorulur
Gör bak ellerin hali, n'olurum yine


El altında “el için yanma nara “
Gangama teknesi, dipten tararım yine


Kör duman kaplamış âdemelması
Ateş sarmış, karadut şerbeti içelim yine


Göktırmalayan dal dal çıplak gelinciğin hüznü
Yak bir cigara usulca tüttürelim yine


Yar düstur yar kızıl yeşil yaprak yaprak
Sür bir fikir -incecikten - yanalım yine


Bilinsin birincil başat VATAN SEVDAMIZ
Bu uğurda bu yolda ölelim artık






Nil Alaz





22 Ağustos 2010 Pazar

Merye'manakuşağı








Aklım kalbim bir seni söyler
Güneşe hasret kaç kış geçti
Zemberek kutusunda
Kurşuni siyah kuyruk acısı

- Küsülü geriye kalanlar-

İnce ayva tüylü kadın
Günlerce gürledi de
Yağdı buyurgan
Toprağa işlemedi yağmur

- Anbean gözyaşı tufanı kopar –

Varmayın üstüne
Üstüme sıçradıkça zifos
Kırık havalarda
Manzume yakarım

- Bir tütsü gözü umudum var -

Sen Hıdır Esin
Meryemanakuşağı yedi renkli
Bas sevdanı yüreğime bas
Hiç boşluk kalmasın

- Hayat yaşanmaya değer!



Nil Alaz


18 Ağustos 2010 Çarşamba

Birinci Koğuştan Haber

Yağmur insanı serseme çeviriyor
bir köşede unutulmuş un çuvalı
yel değirmeninin dönen kolu gibi
insan, yalın, süzgeçlerden geçen
şekersiz bir çay,
bekler kapısında tutsaklığın.

Görüş hücresinde gülüm
parmağını uzatsan,tutabilsem
dudağındaki tadı emebilsem

-Niye sormadın bunca yıl
nasıl bit yarıştırdık
çorbamızı tuzsuz ve renksiz karıştırdık
suçlarımızı kendimiz kovuşturduk
sana diyebilsem.

Görüş günü
yine gelmezsin
küheylan mı vurdu bacağına
yol mu çok ırak kentten
sen kimin yarisin,söyleyebilsen
yanağındaki pembe gülü
kalın camlar ardından
öpebilsem.

Yedi çocuk ve onların düşleri
yeni uyandırılmış uykularından
bir sabah alacasında tutuklandılar
parmaklarından bağladılar kelepçeyi
ağaçlar odada büyümez gardiyan
güneş serseme çevirir büyücüleri
gençlik babasını yemeli bir yerde
gençlik rüzğarla beslenmeli.
Ağaçlar odalarda büyümez gardiyan.

Koğuşun penceresinden doğruluyorum
yanım yozgat, karşım çankırı illeri
bir araba gelir durur kaleden yana
bu sabah kadınlar koğuşuna
gülveren’den remziye’yi getirdiler.
-Öğrencim remziye ne çabuk da büyümüş,
evlenmiş,yıllar geçiyor aradan-
eve ekmek getirmeyi unutan kocasını vurmuş,
ötesi, bir kara gözlü fatma’nın
kerhaneye dilekçesi kabul olunmamış
-çalmasaydım, ölecektim
nasihat, komser bey,
karın doyurmaz,demiş.

Yolunu bilmezdin cezaevinin Ana
sana da öğrettiler,
ne gereği vardı, bunca zahmet,
kavun,karpuz,incir, üzüm
iki gözüm,anam benim, sana da öğrettiler
mapusane er yuvasıdır,dediler
şimdi çevrede dikenli teller,jandarma
hücreler,koğuşlar,ranza
kelepçeler,demir parmaklık
alıştık be anam,bundan böyle
tut kuyruğunu çekiver.

Ey adalet, gün mü, gece mi unuttum, getirdiler
zından karanlık
seni ne arayan var ne soran
güzel yüzlü tecellin ne zaman
bir haber et.

Erdal Ceyhan